Mustafa Kemal Erzurum'da
MUSTAFA KEMAL PAŞA ERZURUM’DA
Mustafa Kemal Paşa Erzurum’a geldiği zaman. İstanbul ile ilişkisi en gergin noktasına ulaşmıştı. İpler kopmak üzereydi. Her an, ordu müfettişliğinden azledildiği ve hatta ordu ile ilişkisinin kesildiği, kendisine tebliğ edilebilirdi. Günlerden beri sürüp gelen telgraf yazışmalarının, makine başı konuşmalarının bu sonuca varacağını biliyordu ve buna hazırdı.
Bu tel yağmuru, Erzurum’da, telgraf makinesi başında Padişahın Baş Mabeyincisiyle karşılıklı bir konuşma şeklini aldı. Baş Mabeyinci neredeyse yalvarıyordu. Sultan’ın Mustafa Kemal’e karşı beslediği büyük sevgiyi kendisinin bile kıskandığını söylüyor, İstanbul’a dönecek olursa hayatının ve geleceğinin güven altına alınacağını bildiriyordu. İlle gelmek istemiyorsa, izinli olarak Anadolu’da kalabilirdi. Padişah böyle arzu ediyordu. Mustafa Kemal, saygısını bir kere daha bildirerek, nazikçe cevap verdi, fakat görevini bırakmaya razı olmadı. Ama artık işinden çok kısa zamanda atılacağı belli olmuştu. Rauf Bey ve Kazım Karabekir Paşa, bu durumu önlemek için kendiliğinden istifa etmesini söylediler. Hatta değil yalnız görevinden, ordudan da çekilmeliydi. Bu, halkın gözünde daha iyi bir etki yapacaktı. Sivas’ ta bulunan Refet Bey de aynı düşüncedeydi. Ordudan ayrılırsa artık İstanbul’a geri çağrılamayacağını ileri sürüyordu. Kazım Paşa, kendi hesabına onu, ordu müfettişi değil de, herhangi bir fert olarak daha fazla sayacağını söylüyordu.
Ama Mustafa Kemal kararını veremiyordu. Tasarladığı işi yapabilmek için resmi bir sıfat taşımasının önemli olduğunu biliyordu. ‘ Halkın, bir lideri sadece beslediği idealden dolayı sevdiğini düşünmek saçmadır, diye cevap verdi. Aksine, onu kudret ve kuvvetini açığa vuracak şekilde, gösterişli bir kılıfta görmek ister.’ Askerlikteki rütbesi, ta çocukken, Selanik’teki asker okuluna girmeyi başardığından beri, onun için her şeyi ifade ediyordu. Silik bir ailenin çocuğu olmaktan doğan güvensizlik duygusunu bu sayede yenebilmiş, hayatı bu sayede bir anlam kazanmıştı. Şimdi sinirleri bozulmaya başlamıştı. Ruhi bir çöküntü duyuyordu. Rütbesi elinden gittikten sonra, çevresindekilerin kendini hala sayıp saymayacağını, tutup tutmayacağı düşüncesi onu tedirgin ediyordu. Kendi benliğine olan güveni birdenbire gevşemiş gibiydi.
Ama en sonunda, arkadaşlarının istifasının kaçınılmaz bir şey olduğu yolundaki düşüncelerine katılmak zorunda kaldı. Biri Harbiye Nezaretine, biri de Padişah’a iki telgraf çekerek hem görevinden, hem de ordu hizmetinden ayrıldığını bildirdi. Bu telgrafları, İstanbul’dan gönderilen ve iki işinden de azledildiğini bildiren bir tel yazısı ile karşılaşmıştı. Mustafa Kemal, istifasını Erzurum halkına bildirirken, bundan sonra ‘ Kutsal milli ülkümüzün başarıya ulaşması için’ bir fert olarak savaşmaya devam edeceğini söylüyordu. Rauf Bey ise, daha sınırlı bir şekilde, ‘ Hilafet ve Saltanatın güvenliği tamamen elde edilinceye kadar’ onun yanında savaşacağını açıklıyordu.
Mustafa Kemal Paşa’nın askerlikten ayrılmasından kongrenin toplanmasına kadar geçen 15 günlük süre, kongre hazırlıkları dışında birtakım olaylarla doludur. Gerçi biz, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ayak bastığı günü, bir dönemeç noktası olarak kabul etmiş bulunuyor ve bunu bir milli bayram olarak her yıl kutluyoruz. Şüphesiz onun Anadolu’ya ayak basması, milli kurtuluş hareketinin çok önemli dönemeç noktalarından biridir. Fakat olayların ayrıntılarına girince görüyoruz ki, Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum’da geçirdiği günler ve yaşadığı olaylar, üzerinde daha çok durulmaya değer bir dönemeci teşkil etmektedir. Mustafa Kemal Paşa’nın ordu müfettişliğinden ve askerlikten ayrılmaya mecbur kalması, hiçbir sıfat veselahiyeti olmaksızın kendisini yakın çevresine, yani o günlerdeki mesai arkadaşlarına lider olarak kabul ettirmesi, sonuna kadar beraber mücadele etmeye karar verdiklerini söyleyen bu arkadaşların yavaş yavaş fire vermeye başlamaları, Kurmay Başkanı Albay Kazım ( Dirik) ve eski Erzurum Valisi Münir Beylerin ayrılmaları, Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir Paşa’dan duyduğu endişe, Kazım Paşa’nın kendisini müteşekkir bırakan asil jesti ve bütün bu olaylar içerisinde her insan gibi Mustafa Kemal Paşa’nın zaman zaman içine düştüğü bunalım, önemli bir dönemecin işaretleridir.
Olaylar yalnız bunlardan da ibaret değildir. Amasya Mukarreratına katılan İkinci Ordu Müfettişi Mersinli Cemal Paşa, hiç lüzum yokken, görevini bırakarak İstanbul’ a gitmişti. Yine bugünlerde, beraberinde Üçüncü Kolordu Kumandanı olarak Anadolu’ya getirdiği Refet (Bele) Bey geri çağrılarak, yerine başka bir kolordu kumandanı gönderilecekti. Kendisinden büyük hizmetler beklediği Canik ( Samsun)Mutasarrıfı Hamit Bey aynı akıbete uğrayacaktı. Refet ve Hamit Beyler , verilmiş karara aykırı olarak, hemen görevlerini, yerlerine gelenlere terk edeceklerdi. Bunlar bir çözülmenin işaretleriydi.
Bu olaylar üzerinde durulmaz ve gereği gibi değerlendirilmezse, ne milli mücadeleyi anlamak, ne de Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğe nasıl geldiğini öğrenmek mümkün olamaz. Resmi Görüşle yazılmış kitaplarda yıllardan beri ifade edildiği üzere, Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya geçer geçmez bütün millet etrafında toplanmadığı gibi, milli mücadele de Yunanlıların İzmir’ e çıkması ile birdenbire başlamış değildir.
Erzurum’da görevli İngiliz albayı Ravlenson 10 temmuzda toplanacağı bilinen Erzurum Kongresi’nden bir gün önce Mustafa Kemal’ i ziyarete geldi. Kongrenin toplanması halinde toplantının dağıtılacağı konusunda tehditlerde bulundu. Mustafa Kemal mecburi olarak kuvvete kuvvetle karşılık vereceklerini ve milletin kararını yerine getireceklerini bildirdi.
Şu küçük olaydan, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kolay olmamakla beraber, tesadüfen kazanılmadığı da anlaşılmaktadır. İngiliz İşgal Kuvvetleri Kumandanına, Mustafa Kemal Paşa’ nın davranışı, Ulusal Kurtuluş Savaşı’ na kararlı olan insanların nasıl hareket edeceğini göstermektedir. Önemli olan ikinci husus, Mustafa Kemal Paşa’ nın kongreyi muhafaza için Kolordu’ dan asker istememesidir. Kendisi asker olduğu halde, Mustafa Kemal Paşa’ nın daha o zaman halk hareketinin önemini ve etkisini dikkate almasını, düşündürücü bir gerçek olarak kabul etmek gerekir.
ERZURUM KONGRESİ: 23 TEMMUZ 1919
Erzurum Kongresi, 13 gün gecikme ile, 23 temmuz günü toplandı. Mustafa Kemal Paşa’nın kongreye üye olarak katılabilmesi ve kongre başkanlığına seçilmesi, üzerinde durulan iki önemli konu idi. Erzurum delegelerinden Emekli Binbaşı Kazım Bey ile Cevat (Dursunoğlu ) Bey delegelikten istifa ederek, Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey’in kongreye katılmalarına imkan sağlamışlardır. Fakat delegeler Erzurum’da toplanmaya başlayınca, Mustafa Kemal Paşa’nın kongre başkanlığına seçilmesini istemeyenlerin bulunduğu öğrenilmişti. Trabzon delegeleri, Mustafa Kemal Paşa’nın özel durumunu ileri sürerek, kongre başkanlığına seçilmesi halinde Batılı devletler tarafından kongrenin başka türlü yorumlanacağı düşüncesindeydiler. Mustafa Kemal Paşa ise, iki sebepten dolayı kendisinin kongre başkanlığına seçilmesini gerekli görmekteydi: Birincisi, kongreye hakim olmak, ikincisi liderlik yolunu açmak.
Kongrenin açılmasına rastlayan tarihte Damat Ferit bütün memlekette bir emir çıkartmış ve ‘ sözde bir meclis toplantısı havası verilmek istenilen’ bu gibi şeylerin önüne geçilmesini istemişti. Bir Ermeni okulunda toplanan kongre on beş gün sürdü. Muhaliflere rağmen Mustafa Kemal’i başkanlığa seçtiler. Şimdi yine resmi bir sıfatı vardı, ama sivil olarak. Yıllar sonra, kongredekiler kendisini başkan seçmemiş olsalardı ne yapacağını soranlara, hiç tereddütsüz, ‘ Gider, başka bir kongre toplardım,’ diyebilecekti.
Mustafa Kemal, Havza ve Amasya’da askerce direnişin temelini atmıştı; şimdi de Erzurum’da bunun siyasi karşılığını kuracaktı. Kongreyi açış söylevinde, devrimin iki temel ilkesini ortaya attı: Bunlardan biri ulusun hakları, öteki, halkın iradesi idi. İlki ikincisine dayanılarak yeni bir hükümet kurulmasıyla gerçekleşecekti. Çevrelerini saran ‘ kara ve korkunç tehlike’ den, ‘ milli harekete ilham veren ve memleketin en ücra köşelerine kadar yayılan yenilmez ruh kuvvetinden’ söz etti. Türk milletinin kendi kaderine sahip çıkma kararı ancak Anadolu’da doğabilirdi. Ama bu, yalnız milletin iradesine dayanarak olmalıydı. Türkiye’nin, Türk halkının bütünü tarafından seçilmiş ve tutulmuş bir rejimi, kuvvetini halk çoğunluğunun dilek ve kararlarından alan bir hükümeti olmalıydı. Yöneticilik yerindeki kimse, kendi adına değil, herkesin adına hareket etmeliydi. Bu, Mustafa Kemal’in Erzurum’dan sonra, bütün Anadolu’da durmadan tekrar edeceği mesajdı.
Bu mesaj, Mustafa Kemal’in, Osmanlı İmparatorluğunun Batılı unsurlarıyla bir arada yaşamış, Batı demokrasisi prensiplerini incelemiş ve demokrasinin, Türkiye’nin bu günkü dünya içerisinde varlığını sürdürebilmesi için gereken tek siyasal temel olduğunu anlamış olmasından kaynaklanmaktadır.
Mustafa Kemal, bu dönemde girişilen hareketin padişahlığa ya da halifeliğe karşı olmadığını belirtmeye dikkat ediyordu. Sadece bunların arkasındaki yabancı tehdide yöneltilmişti. Bir yandan da, hareketin kanun çerçevesi dışına çıkmadığını belirtmeye de önem veriyor, yapılan işlerin yürürlükteki Osmanlı kurallarına uygun olarak, taşradaki valiliklerce resmen kayıt ve tescil edilmesini sağlıyordu.
Bu çerçeve içinde, kongre sonucunda elde edilen başlıca iş, sonradan Misak-ı Milli diye tanınacak olan bir bildirinin kaleme alınması oldu.
Bu belge, barış konferansını sözde uyguladığı self- determination ( milletin kendi kaderini kendi tayin etmesi) prensibini esas olarak kabul ediyordu. Ana dili Türkçe olan halkın çoğunlukta bulunduğu Türkiye sınırlarının olduğu gibi kalmasında ısrar ediyor, bunlara karşı girişilecek her türlü teşebbüsün direnmeyle karşılanacağını belirtiyordu. Geçici bir hükümet seçilmesi, Türk olmayan unsurlara hiçbir ayrıcalık tanınmaması öngörülmüştü. Ancak kongre, böyle geçici bir hükümet kurulacak olursa, merkezi hükümetin uyguladığı kanunları izleyeceğini ve Misak-ı Milli’ yi gerçekleştirdikten sonra dağılacağını da karar altına almıştı.
Misak-ı Milli, bir bildiri şeklinde bütün yurda ve yabancı devlet temsilcilerine dağıtıldı. Mustafa Kemal, oldukça haklı olarak, ‘ Kongrenin ciddi kararlar almış ve bütün dünyaya karşı milletin varlığını ve birliğini dile getirmiş’ olduğunu söyledi. ‘ Tarih, bu kongrenin çalışmalarını, benzerine az rastlanır bir başarı olarak niteleyecektir,’ dedi.
Kongre sona erdiği sırada, Harbiye Nazırlığı’ndan Kolordu karargahına bir telgraf geldi:
Babıali, hükümetin emirlerine baş kaldırmaları sebebiyle, Mustafa Kemal Paşa ve Refet Bey’in tutuklanarak İstanbul’a gönderilmesini karar altına almıştır. Mahalli makamlara gerekli emirler verilmiş olduğundan, Komutanlığınızın bu emri derhal yerine getirmesi ve sonucunu bildirmesi tebliğ olunur.
Kazım Karabekir Paşa cevabında, bu iki aydın ve değerli vatandaşın yurdun yararına çalıştıklarını söyleyerek itirazda bulunda. Daha sonra, kongre çalışmaları üzerinde hükümete verdiği raporda bu toplantının ulusal bir nitelik taşıdığını ileri sürerek: ‘ Bu hareketi sadece iki kişiye yüklemekle onu küçültmüş oluyorsunuz.’ dedi. Kongre, halkın içinden gelen duygu ve isteklerden doğmuş; hükümet genelgesi ise onların üzerinde çok kötü bir etki yapmıştır.
KONGRE KARARLARI
1.Ulusal sınırlar içinde vatan bir bütündür, bölünemez.
2.Baskı altındaki İstanbul Hükümeti görevini yapamazsa tüm ulusça direniş ve savunmaya geçilecektir.
3.Vatanın korunması konusunda İstanbul Hükümeti başarısız olursa geçici bir hükümeti kongre toplantı halindeyse kongre ( Sivas Kongresi), kongre toplanmamışsa “ Temsil Heyeti” seçecektir.
4.Kuvayi Milliye’ yi etkin, ulusal iradeyi egemen kılmak esastır. Saltanatın ve hilafetin korunması için çalışılacaktır.
5.Azınlıklara siyasi egemenliğimizi ve toplumsal huzurumuzu bozucu ayrıcalıklar tanınamaz.
6.Manda ve himaye kabul edilemez. ( Kongrede en çok tartışılan konudur.)
7.Doğu Anadolu’da dağınık halde bulunan dernekler “ Anadolu Müdafaa-i Hukuk Derneği” adı altında birleştirilmiştir.
8.Kongre kararlarını Sivas’a götürmek amacıyla Mustafa Kemal başkanlığında bir temsil heyeti seçilmiştir.
9.İstanbul’da kapatılan Meclisi Mebusan en kısa zamanda açılmalıdır.
Alınan kararların sonuçlarını şöyle özetleyebiliriz:
1.Bölgesel olarak toplanmasına rağmen, alınan kararlar bakımından ulusaldır.
2.Ulusal Kurtuluş Savaşının temel programı hazırlanmıştır.
3.Bu programın temel düşüncesi, kayıtsız koşulsuz bağımsızlık ve ulusal egemenliktir.
4.Misak-ı Milli sınırları ilk kez çizilmiştir.
5.Vatanın bütünlüğü ve parçalanamayacağı, işgallerin kabul edilemeyeceği açıklanmıştır.
6.Mustafa Kemal’e ilk kez halk tarafından görev verilmiştir.
7.Yerel direniş örgütleri bir çatı altında toplanarak, merkezi örgütlenmenin ilk adımı atılmıştır.
8.İlk kez yeni bir devlet kurma düşüncesi ortaya çıkmıştır.
9.Ulusa dayanmayan bir hükümetin çalışmalarının tanınmayacağı açıklanmıştır.
Bu kararlarda gerekirse bir yönetim ( yani hükümet) kurma, savunma mücadelesi düşüncesi dikkat çekiyor. Ayrıca İşgallerin iyi ya da kötü diye ayrılamayacağını, hepsinin kötü olarak algılanacağını görüyoruz. Bir başka nokta, seçimlerin yapılması ve Meclis’ in toplanması, yani demokrasi talebinin öne sürülmesidir. Son olarak imparatorluğun Arap toprakları ile ilgili bir talebin dile getirilmemesi, tersine bırakışma sınırlarının belirtilmesi de göze çarpıyor. Bu, imparatorluktan vazgeçme kararıdır. Erzurum kongresinin özet olarak da olsa, tutanakları yoktur. Kongre’ nin, o denli uzun bir ertelemeden sonra, 2 hafta sürmüş olması şaşırtıcıdır ( 23 Temmuz- 7 Ağustos 1919). Günümüzde parti kongrelerinin bir ya da en fazla iki gün sürmektedirler. Kongrenin, böyle uzaması, çok hararetli ve uzun tartışmaların cereyan ettiğine işaret sayılmalıdır. Çünkü imparatorluk kültürüyle yetişmiş bu insanların imparatorluktan vazgeçme kararı almaları kolay iş değildir. Ama ağır bir yenilgiye uğramış ve parçalanmak, sömürgeleştirilmek istenen bir devletin tam bağımsız olabilmek için mutlaka ağır bir fedakarlıkta bulunması gerektiği düşünülmüş olmalıdır. Hem tam bağımsızlığı, hem Arap ülkelerini istemek gerçekçi olamazdı, ciddi bir talep de sayılamazdı. Zaten Wilson ilkeleri Arap ülkelerinin Osmanlı’dan koparılmasını öngörmüş, Damat Ferit Arap ülkelerini istediği için ağır hakarete uğramıştı. Ama ne olursa olsun duygusal olarak bu kararı almak uzun ve acı tartışmalara yol açmış olmalıdır. Mustafa Kemal’in Kongre başkanlığının ve üstün yeteneğinin verdiği olanaklarla Kongre kararlarının oluşmasında çok önemli bir payı olmuştur.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla yani demokratik- ulusçu hareketle Vahdettin, yani Saray arasındaki farkın basit bir görüş farkı olmayıp, derin bir anlayış ve ideoloji, hatta çağ farkı olduğunu gösterebilmek için 30 Mart 1919 tarihinde Damat Ferit’in Vahdettin adına Amiral Calthorpe’a sunduğu bir barış planını özet olarak verilebilir: Alınan kararlarda İngiltere 15 yıl boyunca iç asayişi sağlamak ve Osmanlı bağımsızlığını korumak için gerekli gördüğü yerleri işgal edebilecek, Karadeniz ve Çanakkale Boğazlarını İngiltere işgal edecek, her vilayete valinin yanında görev yapacak İngiliz başkonsolosları atanacak, İngiltere maliye üzerinde denetim kuracak, Ermenistan büyük devletlerin kararına göre özerk ya da bağımsız olacak, Arap olmayan ülkeler doğrudan Padişah’a bağlı olacak, Arap ülkelerine geniş bir özerklik verilecek ama din bakımından Halife’ ye bağlı olacaklar, Medine ‘de Osmanlı garnizonu bulunacak, Hicaz eski yöneticilerin elinde olacak ama dış siyaseti Osmanlı ile uyum olacak, tüm bunlarla birlikte Padişah dış siyasette “mutlak” serbest olacak.
Bu antlaşmayla görülmektedir ki; İmparatorluk arazilerinin küçülmesine kesinlikle razı değildir. Bunun için ise İngiltere’ye her çeşit ayrıcalık tanınmaktadır. Boğazlar ve ülkenin maliyesi, yönetimi onlara teslim edilmekte, 15 yıl süreyle istedikleri noktaları işgal etme hakkı tanınmaktadır. Bütün bunlardan sonra da Padişah’ ın dış siyasette mutlak serbestlik istemesi ilginç bir çelişkidir. Vahdettin’ in milliyet sorunu hiç söz konusu olmadan toprak üzerindeki bu ısrarı feodal bir tutumdur ve bütün Osmanlılar için tipiktir. Toprak uğruna kapitülasyonları sürekli kılma ( 1740), Mısır’ı alt edebilmek için İngilizlere çok kapsamlı ticaret ayrıcalıkları tanıma ( 1838), padişahların süre gelmiş tutumları olmuştur. Bu antlaşmayla Vahdettin, toprakları elinde bulundurmak uğruna bağımsızlıktan tamamen vazgeçebilmektedir.
Erzurum Kongresi’nin, demokratik- ulusçu hareketin yaklaşımı ise çok daha çağdaş, kapitalist zihniyete uygun bir yaklaşımdır.( Çünkü kapitalizmin bağımlılık çerçevesinde gelişmesi olanaksızdır.) Aradaki fark bir görüş farklılığı değil, bir zihniyet, bir çağ farklılığıdır.
Savaş döneminde işgal tehditleri, öz savunma ihtiyacı ve hükümet otoritesinde meydana gelen boşluklar uzunca bir süre Erzurum Kongresi de dahil olmak üzere, yerel örgütler ve kongre hareketleriyle doldurulmaya çalışılmıştır. Bu hareketler, faaliyet alanlarının sınırlı olmasına karşın ulusal bağımsızlık ve bütünlük hedefi ile yeni bir ulusal toplum ve ulusal vatan anlayışında birleşmiştir.
Bu hareketler siyasal yapılanması, siyasal bilim ve anayasa hukuku açısından çarpıcı özellikler taşımaktadırlar:
Bölgede yaşayan herkesi kendi doğal üyesi saymak ve giderek genişleyen bir örgüt yapısına ulaşmak,
Bu yapıları, aşağıdan yukarı doğru yükselen bir seçim, temsil ve vekalet ağı üzerine oturtmak ve katılımcı bir model oluşturmak,
Bölge halkının hatta milletin siyasal kaderini belirleyici kararlar almak ve bunların gereğini yerine getirmek,
Aldıkları kararlarla, TBMM yasalarına kaynak oluşturmak,vb.
Yerel kongre iktidarları ve devletçikleri, devlet ve siyasal rejim anlayışı açısından çağdaş değerleri temsil etmişler, hatta Türkiye’nin 1920’li yıllarının habercisi olmuşlardır. Bu nedenle izleri hiçbir zaman silinmemiştir. TBMM’ye giden yolu açmışlardır.
Kongre hareketleri, Osmanlı Devleti’nin ve toplumun içine düşmüş olduğu derin bunalımın ancak demokrasi ile çözülebileceğini göstermişlerdir.
Bir başka önemli değişme de, siyasal hayatın dünyevileşmesi açısından hissedilebilir. Önceden yerel ve ulusal direnişte din birliği, din adamları, dinsel ideoloji ve simgeler önemli roller oynamışlardır. Fakat siyaset alanı genişledikçe, devletin kurumları ve halkın bağlı olacağı yönetim biçimleri tartışılır hale geldikçe, dinsel ideoloji gerilemiş, halkın ya da milletin egemenliği ilerleme kaydetmiştir.
Erzurum Kongresi ve diğer yerel kongrelerin Türkiye’deki gelişmelere katkısı sadece bir buçuk yıl kadar ve oluşturdukları Kuvayi Milliye güçleriyle TBMM’nin kuruluşuna zaman kazandırmalarından ibaret değildir. Siyasal ve anayasal hukuk açısından büyük katkıları olmuştur. 1918-1920 aralığının, gerek yakın tarihinden aldığı mirasla( II. Meşrutiyet’ in katkıları) gerekse içinde bulunulan ortamın kazandırdığı olağanüstü ve devrimci ivmeyle oluşturduğu potansiyeldir. Bu birikim, sağladığı ideolojik, politik, kurumsal ve yapısal ürünlerle çok yakın bir gelecekte Türkiye’de yeni bir devletin kurulacağını ve bu devletin ulusal, demokratik ve hatta laik temellere oturacağını bildirmektedir.
KAYNAKÇA
·SELEK, Sabahattin; “ Milli Mücadele ( Erzurum’da Gergin Günler)”, Cumhuriyet Yay., 1999.
·TANÖR, Bülent; “Türkiye’de Yerel Kongre İktidarları”, Cumhuriyet Yay., 1998.
·KINROSS, Lord; “Atatürk ( Bir Milletin Yeniden Doğuşu)”, Sander Kitabevi, İstanbul.
·GÖNLÜBOL, Mehmet; SAR, Cem; “ Olaylarla Türk Dış Politikası ( 1919- 1973)”, Ankara Üni. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay., No:279, Ankara.
·ARMAOĞLU, Fahir H.; “ Siyasi Tarih ( 1789- 1960)”, Ankara Üni. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay. No: 362
·AKŞİN, Sina; “ Ana Çizgileriyle Türkiye’nin Yakın Tarihi 1 ( 1789- 1980)”, Cumhuriyet Yay.
Alıntı