Kültür ve Uygarlık-5

OSMANLI EKONOMİSİ

Üretim, tüketim ve dağıtım ile ilgili etkinliklerin tümüne ekonomi denir. Bir toplumun ekonomik etkinlikleri, başlıca üç ana bölüme ayrılır: Tarım, Sanayi ve Ticaret. Bunlar kendi aralarında ikinci derecede bölümlere ayrılabilir. Devletlerin ekonomi politikalarının amacı halkın refahını sağlamaktır.
Osmanlı ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayalı idi. Bu nedenle iktisat anlayışı toprağın iyi değerlendirilmesi, boş bırakılmaması ve iyi vergilendirilmesine dayanıyordu. Sınırların genişlemesi sonucu ticaret faaliyetleri Osmanlı iktisat anlayışına yeni bir değişiklik getirmiştir. Ticari faaliyetler Osmanlı fetihlerini de yönlendirmiştir.
Siyasi ve askeri yönlerden güçlü olmanın yanında ekonomik yönden de güçlü olmayı hedefleyen Osmanlı Devleti’nin amacı; Avrupa’yı ekonomik yönden kendine bağımlı hale getirmekti.
Osmanlı Devleti’nde tüm iktisadi faaliyetler halkın sıkıntıya düşmeden yaşamasını sağlamak amacıyla düzenlenmişti. Bu anlayışın sonucu olarak üretim faaliyetleri ihtiyaç duyulan oranda gerçekleştiriliyordu. Üretimin ihtiyacı karşılayamaması halinde satın alma yoluna gidiliyordu.
Osmanlı Devleti, 18. yüzyıla kadar kendisine yeterli bir ekonomik yapıya sahipti. Ancak, Coğrafi Keşifler sonucunda yeni yolların bulunması ve Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan yolların eski önemlerini kaybetmesi, Osmanlıların dünya ticaret yollarının uzağında kalması, yabancı ülkelere verilen ticari imtiyazlar (kapitülasyonlar) ve dış ticaretin yabancıların eline geçmesi Osmanlı ekonomisini olumsuz yönde etkilemiştir.
19. yüzyılda Avrupa ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkiler artmış ve Avrupalı devletlerin tamamı kapitülasyonlardan yaralanmıştır. Avrupa’daki sanayi İnkılâbı, Osmanlı Devleti’ndeki yerli sanayinin çökmesine, el tezgâhları ile atölyelerin kapanmasına neden olmuştur. Osmanlı devleti ekonomik alanda Avrupa’ya bağımlı hale gelerek onların açık pazarı haline gelmiştir.

A-  TOPRAK İDARESİ ve TARIM

Osmanlı toplumunda ekonominin en önemli kolu tarımdı. Osmanlı Devleti, ekonomisinin en önemli kaynağı olan toprağı Miri Toprak olarak kendi mülkiyetinde tutmuştur. Devlet, toprakların işlenmesini reayaya bırakmış ve ekonomik hayatı düzenlerken her köylü ailesinin geçimini sağlayacak kadar toprağa sahip olmasına dikkat etmiştir.
Osmanlı Devleti’nde ülke toprakları, mülkiyet hakkı bakımından “Mülk, Miri ve Vakıf” olmak üzere üçe ayrılmıştır.
    1- Mülk Arazi: Mülkiyeti kişilere ait olan topraklardır. Bu tür topraklar kendi aralarında iki kısma ayrılmıştır;
        a) Öşri Topraklar: Bu toprakları işleyenler Müslümanlardı. Toprağın mülkiyetine sahip olan Müslümanlar ürünlerinin bir kısmını devlete vergi olarak öderlerdi. Bu topraklar sahiplerinin mülkü olup, miras bırakabilirler, satabilir veya vakfedebilirlerdi.
        b) Haraci Topraklar: Gayrimüslimlerden alınan topraklar olup, fetihten sonrada eski sahiplerinde bırakılmışlardır. Bu toprakları işleyenlerde her türlü tasarruf hakkına sahiptirler. Bunlar da “Harac-ı Mukaseme” adıyla üretim vergisi, “Harac-ı Muvazzafa” adıyla arazi vergisi verirlerdi.
     2- Vakıf Arazi: Gelirleri cami, medrese, hastane, imarethane, han ve hamam gibi topluma hizmet veren kuruluşların masrafları için ayrılmış olan arazilerdir. Vakıf arazilerinin alınıp satılması kesinlikle yasak olup devlet tarafından da vergiden muaf tutulmuştur.
     3- Mirî Arazi: Mülkiyeti devlete ait olan topraklardır. Devlet bu toprakları çeşitli hizmetler ve görevler karşılığı kullanıma vermiştir. Miri arazi gelirlerine göre şu bölümlere ayrılırdı:
         a) Dirlik Araziler: Hizmet karşılığı olarak devlet adamlarına tahsis edilen arazilerdi. Bu sistemde toprağın mülkiyeti devlete, tasarruf hakkı köylüye, üreticinin devlete vermesi gereken vergi ise dirlik sahibine aitti. Böylece devlet hazinesinden memur ve sipahi maaşları için para çıkmamış oluyordu. Dirlikler gelirlerine göre üç bölüme ayrılıyordu:

Has: Yıllık geliri 100.000 akçeden fazla olan dirliklerdir. Bunlar padişah, şehzade, beylerbeyi vb. üst düzet yöneticilere verilirdi.

Zeamet: Yıllık geliri 20.000 akçe ile 100.000 akçe arasında olan dirliklerdir. Orta derecedeki devlet memurlarına (kadı, divan kâtipleri vb.) verilirdi.

Tımar: Yıllık geliri 3.000 akçe ile 20.000 akçe arasında olan dirliklerdir.

Dirlik sahipleri kendisine verilen toprakları köylüye 50–150 dönümlük topraklar halinde dağıtır. Ve hasat zamanında köylünün yetiştirdiği ürünün vergisini alırlardı. 
     Tımarlı Sipahi Şu Durumlarda Toprağı Köylüden Geri Alabilirdi

Toprağı sebepsiz yere terk edenlerden,

Sebepsiz yere 3 yıl üst üste ekmeyenlerden,

Sebepsiz yere vergisini vermeyenlerden.

     Tımarlı Sipahinin Köylüye Karşı Görevleri Şunlardır:

Köylünün güvenliğini sağlamak,

Köylünün tohum, gübre vb. ihtiyaçlarını temin etmek,

Köylünün vergisini en kolay şekilde ödemesini sağlamak

      Osmanlı devleti dirlik sistemini uygulamakla birçok kazançlar elde etmiştir. Bunlar:

Devlet, üretimi denetimi altına almış ve sürekliliğini sağlamıştır.

Eyalet askerleri bu sistem sayesinde yetiştirilmiş ve devamlı savaşa hazır bir ordu bulundurulmuştur.

Devlet, bazı görevlilerine maaş vermekten kurtulmuştur.

Ülkenin bayındır hale gelmesi, araziden daha iyi yararlanılması, askeri masrafların azalması ve gelirlerin arttırılması sağlanmıştır.

Devlet, dirlik sisteminin uygulandığı yerlerde vergi toplama yükünden kurtulmuştur.

Bu sistem sayesinde ülkenin her tarafına yayılan askerler sayesinde köylerde bile güvenlik sağlanmıştır.

NOT: Has ve zeametler, ilgili kişilere görevde kaldığı süre içinde tahsis edilir, görevlerinin bitiminde geri alınırdı. Tımarlar ise kanunlara aykırı bir hareketi olmadığı takdirde sipahilere ömür boyu verilirdi. Sipahinin ölümü üzerine bazı şartlarda mirasçılarına kalırdı. 
          b) Paşmaklık Arazi: Vergi gelirleri padişahların eşlerine ve kızlarına bırakılan topraklardır.
          c) Malikâne arazi: Üstün hizmetleri nedeniyle bazı devlet görevlilerine verilen topraklardır.
          d) Mukataa Arazi: Gelirleri doğrudan devlet hazinesine ait olan topraklardır.
          e) Ocaklık Arazi: Gelirleri kale muhafızları ve tersane giderlerine ayrılan topraklardır.
           f)  Yurtluk Arazi: Gelirleri sınır boylarındaki askerlere verilen topraklardır.
          g) Metruk Arazi: Otlak, yaylak, kışlak ve mera gibi tarıma kapalı olan ve halkın kullandığı topraklardır.

Toprak Sisteminde Meydana Gelen Değişmeler
1-  Tımar sisteminin bozulmasıyla, "Dirlik topraklar" mirî mukataa'ya çevrilerek, yani gelirleri hazineye devredilerek, peşin alınan bir bedel karşılığı üç yıllığına "İltizam"a verilmeye başlandı.
Tımarların mukataa haline getirilip mültezime verilmesi şu olumsuz sonuçları doğurmuştur: 
  ¨ Mültezim denen iltizam sahipleri daha fazla vergi toplamak için halka baskı yapmışlardır. Bu durum "Celali İsyanlarına" veya vergisini ödeyemeyen köylünün toprağını terk ederek büyük şehirlere göç etmesine neden olmuştur.
  ¨ İltizamların genellikle o bölgedeki zengin ve güçlü kişilere (ayan) verilmesiyle, taşradaki ayanlar güç kazanmaya başlamışlar ve devlete baş kaldırmışlardır.
  ¨ Tımar toprakların iltizama verilmesiyle, valiler eskiden tımarlı sipahiye yaptırdıkları güvenlik ve askerlik hizmetini, sarıca sekban denilen kapılarında besledikleri askerlere yaptırmaya başladılar. Barış döneminde veya beylerinin tayini çıktığında işsiz kalan ve levent adını alan bu insanlar eşkıyalık yaparak karınlarını doyurmaya başladılar.
İltizam Sistemi: İltizam devlete ait bir gelirin ihale yoluyla şahıslara verilmesidir. 16. yüzyıldan sonra uygulamaya konulan bu sistemde devlete ait bir gelir genellikle 3 yıllık bir süre için açık artırmaya çıkarılır, en yüksek bedeli verene devredilirdi. Bu ihaleyi kazanan kişiye “Mültezim” denirdi. Mültezimlere dirlik sahiplerine verilen haklar tanınmıştı.
NOT: İltizam yöntemi Tanzimat’a (1839) kadar yürürlükte kalmış, bu tarihte kaldırılmıştır. Ancak 1855'ten itibaren iltizama yeniden dönülmüştür.
2-  Devletin artan masraflarının karşılanması için Mukataalar mültezimlere üç yıllık dönemler için değil, ömür boyu verilmeye başlandı. Bu sisteme malikâne usulü denilir. (1695'te)
3-  Malikâne usulüyle" sağlanan gelirlerde yetmeyince, bu defa Mukataaların yıllık kârları paylara ayrılarak satılmaya başladı. Bu usule de Esham Usulü denilmiştir (1775).
4-  Tımar ve zeamet sistemi II. Mahmut zamanında kaldırılarak başta valiler olmak üzere devlet memurları maaşa bağlanmıştır.
5-  1858'te Arazi kanunnamesi ile mülkiyet sistemine geçilerek, uzun süre bir toprağı kullananlar o toprağın sahibi olmuşlardır. 
6-  1858'de çıkarılan Tapu Nizamnamesi ile tarım ürünlerinden alınan çeşitli vergiler kaldırılarak, tek vergi olarak aşar vergisi yürürlükte tutuldu.

        Tımar Sisteminin Bozulmasının Sonuçları

Devlet ulûfeli tüfekli kapıkulu askerinin sayısını artırmak zorunda kaldı.

Sayıları çoğalan kapıkullarına ulûfe yetiştirmek güçleşti. Hazinenin yükü arttı.

Eyaletlerdeki tımarlı sipahiler ile kapıkulu birbirine karşı denge unsuru idiler. Tımarlı sipahiler kalkınca, kapıkulları devlete hükmeder hale geldiler.

Kapıkulu askeri ihtiyacı artınca "devşirme sistemi" de bozuldu. Devşirme olmayan kişiler de kapıkulu askeri yapıldı.

Köylü kapıkulu asker olmak isteyince toprağını bıraktı. Bu yüzden üretimde azaldı.

B-    HAYVANCILIK
Hayvancılık tarım ekonomisinin ve genel ekonominin önemli unsurlarından biridir. Göçebeler geçimlerini tamamen hayvancılıktan sağlamışlardır. Osmanlı döneminin teknolojik seviyesi içinde hayvan, ulaşım ve üretimin en önemli güç kaynağıdır. Hayvanlar etleri ve sütleriyle önemli bir gıda kaynakları oldukları gibi kıl, yapağı ve derileri de sanayinin ham maddesini oluşturur. Devlet, hayvancılıkla uğraşanlardan Adet-i Ağnam adıyla bir hayvan vergisi almıştır. Bursa’da ipek, Ankara’da tiftik, Selanik’te çuha, Bulgaristan’da Aba üretimi yapılmaktaydı.

C-    SANAYİ
Osmanlılarda sanayi 17. yüzyıla kadar Avrupa’dan ileri düzeydeydi. El tezgâhlarında her türlü araç ve gereç üretiliyordu. Silah sanayi ve tersaneler devletin elindeydi. Osmanlı Devleti’nde özel sektörün elindeki en önemli sanayi dalı tekstil (dokuma) idi. Ankara'da sof, Bursa'da İpekçilik, Selanik'te çuhacılık, Bulgaristan'da aba Kayseri, Manisa ve Tokat'ta dericilik (debbağlık) yaygındı. Ayrıca Osmanlı Devletinde savaş araç ve gereçlerini üretmek için fabrika ve imalathaneler de kurulmuştu.
Avrupa ülkelerinde Sanayi İnkılâbı ile büyük fabrikalar kurulmuş ve üretim artmıştır. Balta Limanı Ticaret Antlaşması ile Osmanlı Devleti yabancı tüccarlara karşı uyguladığı belirli malların alım ve satımı üzerindeki sınırlamaları kaldırmıştır. Osmanlı toprakları kapitülasyonlar ve Balta Limanı Ticaret Antlaşması ile Avrupa’nın açık pazarı haline gelmiştir. Avrupa malları ile rekabet edemeyen esnaf tezgâhını ve atölyesini kapatmak zorunda kalmıştır.

Avrupa’daki Ekonomik Gelişmelerin Osmanlı Sanayine Etkileri

Coğrafi keşiflerle zenginleşen Avrupalılar; artan tüketim eğilimlerini, elde ettikleri altın ve gümüşle Osmanlı pazarlarından karşılayınca esnaf hammadde bulmakta zorlandı.

Sanayi İnkılâbı sonucu bol ve ucuz, üstelik kapitülasyonlar nedeniyle düşük gümrüklü Avrupa mallarıyla Osmanlı esnafı rekabet edemedi.

Osmanlı Devletinin Sanayiyi Geliştirmek İçin Aldığı Tedbirler

 Sanayi hammaddelerinin ihracını yasaklamıştır.

Gelişmiş teknolojiyle yeni imalathaneler açmıştır.

Islah-ı Sanayii Komisyonu kurarak, esnaf birliklerini canlandırmaya ve onları şirketleşmeye çalışmıştır. Osmanlı Devleti Tanzimat fermanıyla ülkenin kalkınması için yabancı sermayeden yararlanacağın açıklamıştı. Bu yolla Osmanlı ülkesinde haberleşme ve ulaşımı geliştiren adımlar atılmıştır.

Kırım savaşı sırasında ilk defa telgraf hattı döşenmiştir. Yine yeni bir teknoloji olan demiryolu Osmanlı ülkesine girmiştir. Verilen imtiyazlarla İngilizler Batı Anadolu hattını, Almanlarda Bağdat Demiryolunu inşa etmişlerdir.
Osmanlı Devleti’nde esnaf ve zanaatkârlar kendi aralarında “Lonca” denilen bir teşkilat kurmuşlardır.Her esnaf muhakkak bir loncaya kayıtlı olur, loncasının koruması ve denetimi altında bulunurdu.
Bu loncalar, ekonomik hayatın temeli durumundaydı. Loncalarda dini ve milli bir disiplin ve eğitim anlayışı vardı. Çırak, kalfa, usta ve şeyh ilişkileri bu anlayışa göre düzenlenmişti. Her loncanın altı kişilik bir yönetim kurulu vardı. Yönetim kurulu başkanına şeyh denirdi. 

Şeyh: Çıraklık ve ustalık törenlerini yönetir ve cezaların uygulanmasını sağlardı.

Kethüda: Loncayı dışarıda temsil eder, hükümetle ilişkileri düzenlerdi.

Nakib: Şeyhi temsil eder, esnafla şeyh arasında aracılık yapardı.

Yiğitbaşı: Disiplin işleri ve esnafa hammadde dağıtımını yapardı.

Ehl-i Hibre: İki kişiydiler. Mesleğin sırlarını bilen, malların kalitesi bildiren, fiyat belirleyen uzman. (Bilirkişi)

     Loncaların başlıca görevleri şunlardı;

Ürünlerin kaliteli yapılmasını sağlamak ve fiyatları belirlemek.

Esnafla hükümet arasında ilişkileri düzenlemek.

Üyelerinin zararlarını karşılamak ve kredi sağlamak.

Halka mesleki eğitim vermek.

NOT: Loncaların dışında esnaflık ve zanaatkârlık yapmak mümkün değildi.

D-   TİCARET
Ticaret, üretilen malların tüketiciye ulaştırılması işlemidir. Siyasal, sosyal ve ekonomik düzenin sağlanması, devletin ticaretin önemi nedeniyle tüccarları özendirmesi, ticaret yolları üzerinde güvenliğin sağlanması ve işlek ticaret yollarının Osmanlı topraklarından geçmesi, ticaretin gelişmesini sağlamıştır. Osmanlı Devleti’nde üçü Anadolu’da üçü de Avrupa’da olmak üzere altı ticaret yolu ağı vardı. Bunlar:
Anadolu'da Ticaret Yolları:

Sağ Kol: İstanbul'dan (Üsküdar) başlayan bu yol, Konya, Adana üzerinden Halep'e uyanıyordu.

Orta Kol: İstanbul’dan (Üsküdar) başlayan bu yol, Diyarbakır’a buradan da Musul ve Bağdat'a kadar uzanıyordu.

Sol Kol: İstanbul'dan (Üsküdar) başlayan bu yol, Erzurum ve Kars'a uzanıyordu.

Rumeli'de Ticaret Yolları:

Sağ Kol: İstanbul'dan Bulgaristan, Eflak-Boğdan ve Erdel'e uzanıyordu.

Orta Kol: İstanbul'dan Edirne, Belgrad üzerinden Avrupa içlerine uzanıyordu.

Sol Kol: İstanbul'dan Edirne, Selanik üzerinden Mora'ya uzanıyordu.

Osmanlılarda ticaret başlıca iki faaliyet alanında gelişmiştir. Birincisi zanaatkârların ürettiklerini dükkânlarında pazarlama biçimi, ikincisi ise, bir başka bölgeden ya da ülkeden getirilen malı satan ya da satmak üzere götüren tüccarın yaptığı iştir.
Tüccarlar niteliklerine göre başlıca üç gruba ayrılmıştır.

Sermayedar: Çoğunlukla bir malı ucuz ve bol bulunduğu dönemde toplayıp depolayan ve fiyatlar yükseldiğinde satan grup.

Tacir-i Seffar: Bir bölgeden başka bir bölgeye mal taşıyarak, o malın kıt olduğu bölgedeki fiyat yüksekliğinden kâr eden grup.

Örgütlenmiş Tüccar:Belli bir yerde mal gönderebileceği güvenilir temsilcileri bulunan ve bu yolla ticaret yapan tüccar grubu.

15. ve 16. yüzyıllarda, Türk tüccarları uluslararası ticaret faaliyetlerinde başlamıştır.16. yüzyılda Bursa, İstanbul, Kahire, Halep, Kefe, Edirne ve Selanik önemli ticaret merkezleriydi.
Osmanlı toprakları üzerinde canlı bir ticaret hayatı oluşmuştur. Bu Osmanlı Devleti’nin meydana getirdiği barış ve huzur ortamının bir sonucuydu. Osmanlı Devleti sınırları içinde canlı bir ticaret hayatının oluşmasının nedenleri;

Osmanlı siyasi düzeninin herkesin huzur ve güvenliğini sağlaması.

Osmanlıların uzak ve geniş alanları birbirini tamamlayan ekonomik birimler haline getirmesi.

Uzun ve alt dalları bulunan yol ağını kurup güvence altına alması.

Mekânda rasyonel bir örgütlenme sağlanması.

Ticaretle İlgili Deyimler:
Menzil: Yol üzerindeki konaklama noktalarına denirdi.
Menzil Teşkilatı: Haberleşme tatar denilen ulaklar tarafından yapılıyordu. Devlet habercilerin çabuk gitmelerini sağlayacak dinlenmiş atları ve yiyecek ihtiyaçlarını karşılamak için konaklama yerine yakın köy ve kasabalardaki bazı aileleri bu iş için görevlendirirdi. Bu teşkilata menzil teşkilatı denirdi.
Derbentçi: Ana yolların, boğaz ve geçitlerin güvenliğinden sorumluydu.
Mekkâri Taifesi: Yolcu ve mal taşıma işlerini meslek edinen esnaflara verilen ad.
NOT: Coğrafi Keşifler sonucunda yeni yolların bulunmasıyla Osmanlıların elinde bulunan ticaret yolları önemlerini kaybetmiş buda Osmanlı ekonomisini olumsuz yönde etkilemiştir.
    
E-    KAMU EKONOMİSİ
 
Kamu ekonomisi, devlet maliyesi demektir. Osmanlı Devleti’nde ilk mali teşkilat, I. Murat zamanında kurulmuştur. Osmanlı maliyesinin gelir kaynaklarının çoğunluğunu reayanın ödediği vergiler oluştururdu.
Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde maliye örgütü ve yönetiminin başında defterdar bulunuyordu. Defterdarlık makamı I. Murat döneminde oluşturulmuş ve Fatih döneminde sayıları ikiye çıkarılmıştır. II. Mahmut döneminde defterdarlık Maliye Nezareti’ne çevrilmiştir (!838).
Tanzimat dönemine kadar günümüzdeki anlamıyla gelirlerin ve gederlerin ayrıntılarıyla gösterildiği bir devlet bütçesi yapılmamıştır.
Osmanlı en önemli gelir kaynağı vergilerdi. Vergiler ikiye ayrılır;
     1- Şer’i Vergiler: İslami temellere dayanıyordu. Şer’i vergiler şunlardır:
          a) Öşür: Müslüman halktan ürettiği ürünün onda biri oranında alınan vergidir.
          b) Haraç: Gayrimüslimlerden alınan vergidir. İkiye ayrılıyordu:
               Ø Harac-ı Mukassem: Elde edilen üründen alınırdı.
               Ø  Haracı Muvazzaf: Toprak vergisiydi.
          c) Cizye: Müslüman olmayan halktan, askerlik hizmetinden muafiyeti karşılığı olarak alınan şahsi vergi idi. Kadın, çocuk, papaz ve düşkünlerden alınmazdı.
     2- Örfi Vergiler: Devletin sürekli veya olağanüstü ihtiyaçları için padişahın emriyle konan vergilerdir. Örfi Vergiler şunlardır:
         a) Çift Resmi: Tarım üreticisinin kullandığı toprağın büyüklüğüne ve üreticinin evli veya bekâr oluşuna göre alınan vergidir.
         b) Niyabet Rüsumu: Yöneticilerin yönetim sırasında reayadan aldıkları vergidir. Suçlulardan alınan cerimeler (Bad-ı Hava)’de bu grup içindedir.
         c) Bâclar ve Gümrük Vergileri: Tüccarlardan alınan vergilerdir.
         d) Çift bozan vergisi: Toprağını izinsiz olarak terk eden veya üç yıl üst üste ekmeyenlerden alınan vergi.
     NOT: Sel, savaş, yangın gibi olağanüstü durumlarda Avarız denilen bir vergi daha toplanırdı.
     16. yüzyıldan itibaren giderlerin artması, buna karşılık gelirlerin azalması hazinenin açık vermesine yol açmıştır.
     NOT: İlk resmi Osmanlı bütçesi Tarhuncu Ahmet Paşa tarafından hazırlanmıştır. Tarhuncu Ahmet Paşadan sonra Köprülülerde denk bütçe çalışmalarına devam etmiştir.

F-   OSMANLILARDA PARA VE FİYAT HAREKETLERİ
Osmanlı tarihinde ilk para Osman Bey zamanında bastırılmıştır. Devletin darphanede yapıp piyasaya sürdüğü paralara Sikke adı verilirdi. Bunlardan gümüş olanına “Akçe”, altından olanına ise Sikke-i Hasene, Sultani ya da Kırmızı denirdi. Sikkelere bakır katılmasına ayar denilirdi. 
Osmanlı parasının yanı sıra yabancı altın ve gümüş paralar da kullanılmıştır. Bunun nedeni Osmanlı ülkesinde altın ve gümüş madeninin az olmasıdır.
Coğrafi Keşifler sonunda Avrupa’dan gelen çok miktarda altın ve gümüşün Osmanlı topraklarına girmesi, Akdeniz havzasındaki hızlı nüfus artışı, Avrupalıların ticaret faaliyetlerini genişletmesi 16. yüzyılda Osmanlı parasının değer kaybetmesine neden olmuştur.
1839 ‘da ilk kez “Kaime-i Nakdiyye-i Mutebere” adıyla kâğıt para çıkarılmıştır. Karşılığı olmayan bu kâğıt paraların kullanımı üç kez tekrarlanmış ve fakat başarılı olunamamıştır. 1844 yılında yeni bir düzenlemeye gidilerek devlet darphanesi para basmada tek yetkili kılındı. Yüz guruş bir Osmanlı lirası olarak belirlendi. Böylece Osmanlı parası Guruş ve Mecidiye oldu.

 

 
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol